Hayatına Ayna İle Bak: Kendine Ne Kadar Daha Yaralayacaksın ?
- Aşırı Düşünme
- 16 Oca 2025
- 3 dakikada okunur

Her sabah yeniden uyandığımızda hava ister güneşli ister yağmurlu ister sıcak ister soğuk olsun her bilinç farklı bir seviyede uyanıyor. Hayatın getirdiği sorumluluklar ve yorgunluklar her ne kadar farklı olsa da mutluluklarımız bir parça aynı olabilir. Mesela çocukları düşünelim, dikkatlice baktığımızda her biri kendi başına farklı bir birey, farklı yerlerde ve farklı ailelerde büyüyorlar ama dünyanın neresine giderseniz gidin onları mutlu eden şeyler neredeyse aynı; bir oyuncak, bir hediye, bir dondurma, güneşli ve çocuklarla dolu bir park ama aynı zamanda onları mutsuz eden duygularda kesinlikle aynı; fiziksel ve zihinsel acı.
Yere düşen bir çocuğu şefkatli bir kucak ve bir kaç öpücük iyileştirebilirken, yaşadığı hayal kırıklığını iyileştirmek belki bir ömür sürebiliyor.
Peki o çocuk büyüdüğünde kendine neden hala işkence ediyor?
Davranışlarının devamlı ikinci bir çift göz tarafından her an yargılanmaya hazır biçimde izlendiğine inanıyor ailesinin, arkadaşlarının ve hatta patronunun onun hakkında daha iyi düşüncelere sahip olması için almaması gereken yükleri sırtlanıyor ve altında ezilene dek sesini çıkartmıyor, yanlış olduğunu bilse bile onların düşüncelerini onaylamaktan başka bir yolu olmadığını düşünüp verdiği kararlar ile geçmişi ve geleceği ile kaygı ve korkuları ile galibi olmayan sonuç alınamayan tüketen bir göle dövüşü içerisinde aynı parlak gökyüzünün altında kendini tüketiyor ve karabulutlar ile geziyor?
Aslında hayatımızı bir gelgite benzetir ve bu dinamizmi kabul edersek bir gün mutluyken bir gün üzgün olmanın dert edilecek bir yanı olmadığını görürüz, özellikle mutsuz olduğumuz günlerde ruhumuzun biraz beslenmeye desteklenmeye ihtiyacı vardır, bu bazen şefkat olabilir bazen cesaret olabilir bazı zamanlar ise sadece dinlenmesine izin vermek lazımdır.
Birçoğumuz ise bu günlerde kronik üzgün devamlı şikayet ve olanların kötü yanını görme eğiliminde ve tüm tecrübelerinin üzerini bir yağ tabakası gibi kaplayan olumsuzluklar, kaygı ve öfke ile kaplı ve biraz ötesini görmelerine olanak tanımıyor. Ama o tabakanın altında mutsuzluğun içinde mutluluğu, sevgiyi ve huzuru bulduğumuz kısacık anlarda var.
Varlığımız bizim düşüncelerimizin, mutluluğun, iyinin ve huzurun zıtlığı ile mümkün olabilir. Yeterki kendi varlığımız ile barışıp onu sevelim isteklerine ihtiyaçlarına kulak verip onu devamlı besleyebilelim.
Hayatına Ayna Tut: Kendine Daha Ne Kadar Zarar Vereceksin?
Her sabah yeni bir başlangıç. Hava ister güneşli, ister yağmurlu, ister sıcak ya da soğuk olsun, her birimiz farklı bir bilinç seviyesiyle güne merhaba diyoruz. Hayatın getirdiği sorumluluklar ve yorgunluklar kişiden kişiye değişse de mutluluğun kaynağı çoğu zaman şaşırtıcı derecede benzer.
Mesela çocuklara bir bakalım. Nerede doğmuş olurlarsa olsunlar, hangi ailede büyürlerse büyüsünler, onları mutlu eden şeyler hep aynı: bir oyuncak, bir hediye, bir dondurma ya da güneşli bir parkta geçirilen neşeli bir gün. Ama aynı zamanda onları üzen duygular da evrensel; fiziksel acı ya da duygusal hayal kırıklığı. Yere düşen bir çocuğun acısını şefkat dolu bir kucak ve birkaç öpücükle dindirebiliriz. Ancak yaşadığı hayal kırıklığını onarmak belki de bir ömür alabilir.
Peki, büyüdüğümüzde neden kendimize hâlâ bu kadar sert davranıyoruz? Neden içimizdeki çocuk, dış dünyanın baskılarıyla bir türlü huzur bulamıyor?
İçimizdeki Yargıç ve Sonsuz Yükler
Birçoğumuz, davranışlarımızın sürekli göz hapsinde olduğuna inanarak yaşıyoruz. Ailemizin, arkadaşlarımızın ya da patronlarımızın beklentilerini karşılamak adına kendi ihtiyaçlarımızı arka plana atıyor, altından kalkamayacağımız yüklerin altında ezilmeyi göze alıyoruz. Çoğu zaman, yanlış olduğunu bildiğimiz şeylere sırf başkalarını memnun etmek için boyun eğiyoruz. Böylece, geçmişin hayal kırıklıkları ve geleceğin kaygıları arasında sıkışıp kalıyoruz. Kendimizi aynı gökyüzünün altında tüketirken, zihnimiz karabulutlarla dolu bir savaş meydanına dönüşüyor.
Gelgitleri Kabullenmek
Oysa hayatı bir gelgit olarak kabul ettiğimizde, bir gün mutlu diğer gün üzgün olmanın aslında hayatın doğal bir parçası olduğunu anlarız. Özellikle zor zamanlarda ruhumuzun beslenmeye, desteklenmeye ihtiyacı var. Bu destek bazen bir doz şefkat, bazen biraz cesaret, bazen de sadece dinlenmeye izin vermek olabilir.
Ancak çoğumuz böyle anlarda umutsuzluğa kapılıyoruz. Sürekli şikayet ederek, olumsuzluklara odaklanarak kendimizi bir kısır döngüye hapsediyoruz. Tüm tecrübelerimizin üzerini bir yağ tabakası gibi kaplayan kaygı ve öfke, mutluluğu görmemizi engelliyor. Oysa o karanlık tabakanın altında, kısacık anlarda bile olsa huzuru ve sevgiyi bulmak mümkün.
Kendine Şefkatle Yaklaş
Varlığımız, düşüncelerimizden ve duygularımızdan beslenir. Mutluluk, huzur ve sevgi gibi olumlu duygular; zıtlıkların arasında kendine bir yer bulur. İçimizdeki seslere kulak verip ihtiyaçlarımızı görmezden gelmek yerine onlara değer verdiğimizde, hayatın bizi iyileştiren gücünü daha derinden hissederiz.
Kendi varlığımızla barışmak, kendimizi sevmekle başlar. Ruhumuzu şefkatle beslediğimizde, içimizdeki yaraları sarmak çok daha kolay olur. Öyleyse bugün aynaya bak ve kendine sor: Kendimi ne kadar daha incitmek zorundayım? Yoksa artık kendimi affetmenin ve şefkatle sarmanın vakti gelmedi mi?











Yorumlar